Allah (C.C.), insanı yaratılışın son halkası, varlığın son mertebesi olarak halketmiştir. Çünkü diğer mahlûkâtı, insanı vücûda getirmek için istihdam etmiştir. Muhteşem varlık zincirinin son halkası olarak insan, kendinden önce yaratılan bütün halkaları kendisinde toplamıştır. Bu sebeple insan, kâinattaki her şeyi kendisinde barındırır. Hz. Peygamber’in “Allah, insanı kendi suretinde yaratmıştır” hadisinde geçen ilâhî esmânın bizzat lafzatullah yani “Allah” ismi, bütün isimleri ihtivâ eder. Meselâ, bir kimse celâl ismini yani “Allah” lafzını söylese, Rahmân, Rahîm, Gafûr, Âdil, Hâlık, Kerîm, Kâdir, Muizz, Müzill gibi doksan dokuz yahut bin bir veya en doğrusu sonsuz sayıdaki ilâhî isimleri söylemiş olur. İnsan, “Allah sureti üzere” yaratıldığı içindir ki yaratılışında bütün esmâların suretleri mevcuttur. Kur’ân’da, “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (el-Bakara, 2/31) buyurulması bu sebepledir.(1)

İnsanın bütün isimlere mazhar olacak kabiliyette yaratılması hasebiyle akla gelebilecek her vasıf ondan zuhur eder. Zaten ilâhî isimler varlıktaki her mümkinâtın âyân-ı sâbiteleri yani arketipleridir. Yine insan bütün isimleri teemmül ile idrak edebildiği için, insanlığın her bir ferdi bir ilâhî ismi bir dereceye kadar aksettirir. Âlem-i kebîr olan kâinat da âlem-i sağîr olarak nitelendirilen insan gibi “Allah” ism-i câmisi sûretinde yaratılmıştır. Bu yaratılma dolayısıyla insan ve kâinât birbirine benzemektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki Allah’ın kâinâtı kendi suretinde yaratması esasen isimlerin kesreti yani çokluğu yönüyle, insanın yaratılmasında ise her bir ismin tek bir hakikate râci olması mânâsında isimlerin tevhîdi vardır. Bundan dolayıdır ki İbnü’l-Arabî insân-ı kâmile kâinatın direği demiştir. Çünkü insân-ı kâmil, Allah’ın kâinatı yaratma sebebidir.

Kemâle ermek, kişinin kendi nefsini bilmesinden ve kişinin kendi nefsinde kemâl ile âgâh olmasından yani Allah’ı bilmesinden geçer. Şu kadar var ki her mahlûk, Rabbini kendine has bir tarzda, insân-ı kâmil ise ism-i câmi olan lafzatullahın izdüşümünde bilir. Bütün insanlar, dile getirsinler, getirmesinler O’nu, ihsan ve lütuflarından yararlanmak için Kayyûm, Rezzâk, Muhyî gibi isimleri ile anarlar. Yalnız insân-ı kâmil O’nu “Allah” celâl ismi ile zikreder. Çünkü bu zikir, her eşyanın zikrini idrak ve ihata eden zikirdir.(2)

Bundan dolayı kemâl ve hakikat yolunda yapılacak ilk iş, içimizdeki hayvaniyetten melekiyyete doğru yönelmeye başlamak olmalıdır. Bunun vasıtası ise Allah’ın güzel isimleridir. Şunu hemen hatırlatalım ki, bu güzel isimleri işitmek, okumak, ezberden tekrar etmek, lügat mânâlarını bilmek, hatta onların gerçekten Allah’ın sonsuz sıfatları olduğuna iman etmek bile yeterli değildir. Onları bir hayvan da işitebilir, bir papağan da tekrar edebilir yahut Arapça bilen herhangi bir kimse sözlük anlamlarını bilebilir ve konuşmaya henüz yeni başlamış bir çocuk onlara iman edebilir. Bunları yapanlar elbette boş şeylerle uğraşmış değillerdir. Bunları yapmayanlara göre durumları daha iyidir. Ancak onlar dahi hâlâ başkalarından duydukları- nı biliyor durumdadırlar. Çünkü isimleri biliyorlar ama Müsemmâ’yı (isimlerin işâret ettiğini) bilmiyorlar. Bu durum, karnı acıkıp da bu açlığını “ekmek, ekmek, ekmek” diye gidermeye çalışan kimseye benzer ki böyle bir kimsenin elde edeceği tek fayda, ekmek bulma talep ve gayreti göstermek olacaktır.(3)

Esmâ-i hüsnâ’nın Allah’ı tanıyıp bilmede çok önemli bir yeri olduğu âşikârdır. Şu kadar var ki kişinin hakikaten “Allah’ı biliyorum” diyebilmesi için, işte bu ilâhî isim ve sıfatların eserlerini üstüne giymeli, ahlâkını “en güzel isimlerle” süslemeli, Hakk’ın kudret elini bütün yaratıklarda müşâhede etmeli ve kendisi ile mahlûkâtın geri kalan kısmı arasındaki benzerlikleri seçmelidir. Bu durum, tıpkı kişiye güzel bir sanat eseri gösterilip henüz tanışmamış olduğu sanatçıyı tanıyıp tanımadığının sorulması gibidir.(4)

Kâşânî’ye göre kişinin ilâhî isimlerle tahakkuku yani ilişkisi üç aşamalı olup şöyledir:

TAALLUK: İnsanın, ilahi isimlerden her birisinin tesirini nefsinde, bedeninde, kuvvetlerinde, uzuvlarında; nefsani, cismani ve ruhani durum ve hallerinde; uyurken, uyanıkken, ayakta veya otururken, itaat ederken veya günah işlerken, kabz ve bast halinde iken, sağlıklı ve hasta iken, hoşnutlukta ve öfkede, lezzet ve elemde, rahatta ve sıkıntıda, zorlukta ve kolaylıkta, genişlikte ve darlıkta, zengin veya fakirken vb. halden hal geçişlerinde ve çeşitli zuhurlarda talep etmesidir.

Kul, bütün bunların ve başka şeylerin ilahi isimlerin hükümlerinden olduğunu görür. Böylelikle kendisinde ve kendisinden zuhur eden her şeyi, layığı veçhile ve marifet ehlinin edebine göre, isimlere ve onların eserlerine izafe eder. Sonra da bu isimlerden her birisine layık olan şükür ya da sabır yada özür veya af veya sığınmak ve hürmet veya utanmak veya alçalmak veya iltica veya sükunet veya kırıklık veya pişmanlık veya istiğfar veya yardım ve medet istemek gibi kullauk niteliklerinden birisini yerine getirir ve Rablığın hakkını ifa eder.

Binaenaleyh ilahi isimleri bu tarz ihsa edip, güç ve imkan ölçüsünde zorunlu hakkı yerine getirmekle kul, cennete girme hakkını kazanır.

TAHALLUK: Rûhun bu isimlerin hakikatlerini, mânâlarını ve sıfatlarını öğrenip, Hz. Peygamber’in “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız” emrine uygun, her birisinin hakikatiyle nitelemesi ve ahlâklanmasıdır. Böylelikle kul, söz konusu vasıflanmanın ve ahlâklanmanın bağlı olduğu bu “ihsâ” sayesinde Allah’ın “İşte onlar vârislerin tâ kendileridir. Onlar Firdevs cennetine girecek ve orada ebediyyen vâris olarak kalacaklardır” (El-Müminûn, 23/10-11) âyetinde işaret ettiği “miras” cennetine girer.

TAHAKKUK: Takvâ sâhibi olup, kendisiyle ve kendisinde zuhur etmiş her türlü suret ve mânâlardan, “yaratılmışlık” ve “perde” alâmeti taşıyan eserlerden arınan kimseler isimlerin hakîkateleri, sırları ve nurlarıyla tahakkuk edebilirler. Dolayısıyla bunu yapınca kul, “itminan” cennetine girer.

Dipnotlar:

  1. Chittik, William C., “Mukaddime”, Tosun Bekir Bayraktaroğlu, Esmaü’l-Hüsna (İçinde), İstanbul 2013, 2. Baskı, s. 13-20.
  2. a.g.e s.13-20
  3. 23 Bayraktaroğlu, Tosun Bekir, Esmaü’l-Hüsna, İstanbul 2013, 2. Baskı, s. 36.
  4. 25 Bayraktaroğlu, Esmaü’l-Hüsna, s. 38.

Kaynakça:

Kâşânî, Istılâh-ı Sûfiyye

Chittik, William C., “Mukaddime”, Tosun Bekir Bayraktaroğlu, Esmaü’l-Hüsna (İçinde), İstanbul 2013, 2. Baskı, s. 13-20

Bayraktaroğlu, Tosun Bekir, Esmaü’l-Hüsna, İstanbul 2013, 2. Baskı

Biçer, Ramazan, “Giriş”, Allah’ın İsimlerinin Sırları ve Mânâlarının Keşfi (içinde), İstanbul 2010

İlgili Yazılar